Bağlanmanın Bebeklikteki Temelleri
Bir bebek dünyaya geldiğinde biyolojik olarak bir yetişkine bağımlıdır. Bebeğin açlık, sıcak, soğuk, ağrı, yalnızlık, gürültü, bedensel rahatsızlık ya da korku gibi durumlarda kendi başına sakinleşme kapasitesi oldukça sınırlıdır. Yani bir bebeğin “iyi” hissetmesi büyük ölçüde bakım verenin varlığına, erişilebilirliğine ve tutarlılığına bağlıdır. Çocuğun bakım verenle ilişkisi bağlanmanın temellerini oluşturur.
Zihinsel Temsillerin Oluşumu
Bebeklikte bağlanmaya dair bilgiler sözel değildir. Yani bir bebek aslında “İnsanlar güvenilirdir” diye düşünmekten ziyade daha çok bedensel olarak “Gerildiğimde rahatlayabiliyor muyum?”, “Yardım çağırdığımda karşılık buluyor mu?” gibi hisler üzerinden anlamlandırır. Yani bağlanmanın temelinde duygusal bir öğrenme vardır. İlişki, önce sinir sistemi tarafından deneyimlenir. Zihinsel anlamlar sonradan bunun üzerine kurulur.
Ebeveyn Etkisi
Küçük çocuğun duygularını bakım veren düzenler. Çocuğun korkusunu, acısını ve ağlamasını yatıştırır. Bunu yaparken ses tonu, yüz ifadesi, dokunuşu, sabrı -kısaca- varlık hissi önemli hale gelir. Teskin edici tutum, çocuğun sinir sistemine “yoğun duyguların yatıştırılabilir olduğu” bilgisini verir. Tekrarlayan bu deneyimlerle çocuk yavaş yavaş kendi kendini düzenleme kapasitesi geliştirir.
Bağlanma Türleri
1. Güvenli Bağlanma
Eğer bu süreç görece sağlıklı işlerse güvenli bağlanmanın temeli atılır. Güvenli bağlanmanın oluşması için kusursuz ebeveynlik gerekmez. Önemli olan bakım verenin genel olarak erişilebilir, yeterince tutarlı, duygusal olarak cevap verebilen ve ilişki kopmaları olduğunda onarım yapabilen biri olmasıdır. Çocuk her ağladığında kusursuz biçimde anlaşılmak zorunda değildir. Fakat şu deneyimi yaşaması önemlidir: “Benim bir ihtiyacım olduğunda çoğu zaman biri yardıma geliyor. Zorlandığımda yalnız bırakılmıyorum.” Bu deneyim, çocuğun hem kendisini değerli hissetmesine hem de diğer insanları genel olarak ulaşılabilir görmesine yardım eder.
2. Kaygılı Bağlanma
Fakat bakım verenin tutumu tutarlı değilse bağlanma sistemi başka türlü şekillenmeye başlar. Kaygılı bağlanmanın oluşumunda çoğu zaman temel mesele sevginin hiç olmaması değil öngörülemez olmasıdır. Yani çocuk bazen yoğun ilgi görür, bazen aynı ihtiyaç için karşılık alamaz. Bazen sıcaklık bulur, bazen soğuk davranılır. Bazen duyguları kabul edilir, bazen geçiştirilir. Böyle bir ortamda çocuk için asıl sorun neyin ne zaman olacağının kestirilememesidir. Sinir sistemi öngörülemezliğe karşı alarma geçer. Çocuk, bağlantıyı kaybetmemek için bağlanma sinyallerini artırır. Daha çok ağlar, anneye babaya daha çok yapışır, ayrılığa daha yoğun tepki verir, ilgiyi korumaya aşırı çaba harcar. Bu, çocuğun bilinçli kararı değil sinir sisteminin geliştirdiği bir hayatta kalma stratejisidir. Verdiği mesaj şudur: “Ancak çok belli edersem görülürüm. Sadece yeterince sinyal verirsem ilişki sürer.”
Bu örüntü zamanla iç dünyada “Sevgi var ama garanti değil”, “Yakınlık güzel ama kaybedilebilir”, “Kendimi bırakmamalıyım”, “Tetikte olmalıyım” gibi temsillere dönüşür. Yetişkinlikte kaygılı bağlanma olarak görülen davranış örüntülerinin kökeninde bu vardır. Kişi yakınlığı ister ama sürekliliğine güvenemez. Bu yüzden ilişkideki küçük değişimleri tehdit gibi algılayabilir, onay ve güvence ihtiyacı artabilir, belirsizliğe toleransı düşebilir.
3. Kaçınmacı Bağlanma
Kaçıngan bağlanmanın oluşumu ise bakım veren çoğu zaman duygusal olarak mesafeli ve ihtiyaçlara karşı duyarsız olmasına dayanır. Çocuğun üzüntüsü küçümsenir, korkusu bastırılır, yakınlık ihtiyacı zayıflık gibi karşılanır… Özetle çocuk duygusal olarak kendi başına bırakılır. Böyle bir ortamda çocuk şunu öğrenir: “İhtiyaç göstermek işe yaramıyor”, “Yakınlık talep etmek karşılık bulmuyor”, “Duygularımı açık etsem de rahatlamıyorum.”
Çocuk bu duruma da uyum sağlar ancak bu kez bağlanma sinyallerini artırmak yerine azaltır. Duygusunu bastırır, kendi kendine yetmeye yönelir, ihtiyaçlarını geri plana iter. Bu da yine bozukluk değil ilişki koşullarına verilmiş adaptif bir yanıttır. Bu bağlanma sisteminin mantığı şudur: “Yakınlık çağrısı sonuç vermiyorsa o halde ihtiyaç duymuyormuş gibi davranmak daha güvenlidir.”
Bu örüntü zamanla “Kimseye fazla ihtiyaç duymamalıyım”, “Yakınlık bunaltıcı olabilir”, “Bağımlı olmamalıyım” gibi içsel sonuçlara dönüşür. Yetişkinlikte kaçıngan bağlanma yaşayan kişilerde duygusal mesafe, bağımsızlığa aşırı vurgu, yakınlık arttığında geri çekilme, kırılganlık ve sevgi göstermekte zorlanma gibi tepkiler görülmesinin kökünde bu erken öğrenme vardır. Dışarıdan bakınca bu kişiler soğuk, ilgisiz ya da mesafeli görünebilirler.
4. Dağınık Bağlanma
Dağınık (ya da dezorganize) bağlanma karmaşık bir oluşum sürecine sahiptir. Burada bakım veren, çocuk için yalnızca rahatlatıcı değil aynı zamanda korkutucu, tehdit edici ya da çözülemeyecek kadar tutarsız bir figürdür. İhmal, istismar, yoğun öfke, korkutma, çocukluk travmaları, çözülmemiş ebeveyn travmaları veya ciddi duygusal kaos bu örüntüye zemin hazırlayabilir.
Çocuk için temel paradoks şudur: Tehlike anında desteklemesi gereken kişi aynı zamanda tehlikenin kaynağıdır. Bu durumda bağlanma sistemi bakıcıya “yaklaş” derken, savunma sistemi “kaç” der. Bu, çocuk zihni için zor bir durumdur. Çünkü güvenlik ve tehdit aynı kişide birleşmiştir. Sonuçta çocuk tutarlı bir strateji geliştirilemez. Bazen yaklaşma, bazen donup kalma, bazen kaçma, bazen yapışma, bazen ani kopuşlar görülür. Yetişkinlikte de bu, yoğun ilişki ihtiyacı ile yakınlık korkusunun iç içe geçtiği, çelişkili ve sarsıntılı örüntüler olarak görülebilir.
İçsel Çalışma Modelleri
Bağlanma stillerinin oluşumunu anlamada çok önemli bir kavram da içsel çalışma modelleridir. Çocuk, tekrar eden ilişkisel deneyimlerden yalnızca “annem/babam böyle” sonucunu çıkarmaz. Üç alanda genelleme yapar.
- Benlik hakkında: “Ben sevilmeye değer miyim, yoksa fazlalık mıyım?”, “İhtiyaçlarım meşru mu, yoksa utanç verici mi?”
- Diğerleri hakkında: “İnsanlar ulaşılabilir mi, yoksa mesafeli ve öngörülemez mi?”
- İlişkiler hakkında: “Yakınlık rahatlatıcı mı, gerici mi?”
Bu üç alan birleştiğinde kişinin ileride kuracağı ilişkiler için temel bir harita ortaya çıkar. Daha sonra tanıştığı insanları, yaşadığı çatışmaları ve hissettiği tehditleri çoğu zaman bu erken zamanda oluşmuş harita üzerinden yorumlar.
Burada vurgulanması gereken önemli bir nokta bağlanma stilinin tek bir büyük olayın değil, çoğunlukla sayısız küçük anın birikimi olduğudur. Elbette ağır travmalar çok belirleyici olabilir. Ancak çoğu insan için bağlanma örüntüsü, büyük dramatik olaylardan çok gündelik ilişkinin iklimi içinde şekillenir.
Ebeveynin Ruhsal Sorunlarının Etkisi
Bağlanma stilinin oluşumunda ebeveynin kendi ruhsal yapısı da etkilidir. Depresyon, yoğun stres, ilişki çatışmaları, yoksulluk, sosyal destek eksikliği, yas, göç, psikolojik travmalar, kronik hastalık ve madde kullanımı gibi etkenler bakım verme kalitesini etkileyebilir.
Mizacın Etkisi
Mizacın da (doğuştan getirilen kişisel özellikler) bağlanma üzerinde etkisi var gibi görünmektedir. Bazı çocuklar doğuştan daha hassas, daha uyarılabilir, daha zor yatışan ya da ayrılığa daha duyarlı olabilir. Aynı ebeveynlik tarzı farklı çocuklarda farklı etkiler yaratabilir. Çok hassas bir çocuk, küçük bir tutarsızlıktan daha fazla etkilenebilirken daha sakin mizaçlı bir çocuk aynı koşullarda görece daha az zorlanabilir. Bu yüzden bağlanma stili, çevresel koşullar ile çocuğun doğuştan getirdiği özelliklerin etkileşimi içinde şekillenir.
Bebeklikteki Bağlanma Tarzının Yetişkinlikteki İlişkilere Etkisi
Bağlanma stili yetişkinlik döneminde yeniden üretilir. Örneğin çocuklukta tutarsız bakım görmüş biri yetişkinlikte belirsizliğe daha duyarlı olur ve küçük mesafe sinyallerini büyük tehdit olarak algılayabilir. Mesafeli ilişkiler ona daha tanıdık gelebilir. Benzer biçimde erken dönemde yakınlığı bunaltıcı bir şey olarak deneyimlemiş biri samimiyet arttığında otomatik olarak geri çekilme ihtiyacı duyabilir. Böylece kişi bugünkü ilişkilerinde o izi sürekli etkinleştirir.
Bağlanma Stilimiz Kaderimiz mi?
Bağlanma stili kader değildir. Erken oluşur, güçlüdür, otomatik çalışır; ancak değişmez değildir. Çünkü insan beyni yaşam boyu öğrenmeye devam eder. Güvenli bir ilişki, tutarlı bir partner, güçlü bir dostluk, terapötik bir ilişki (psikolojik danışma ve psikoterapi ilişkisi gibi) ya da kişinin kendi farkındalığı eski örüntüleri dönüştürebilir. Bu, geçmişin silinmesi değil sinir sisteminin yeni bir ilişki deneyimiyle farklı sonuçlar öğrenmesidir.
Neden Bu Bağlanma Stili?
Bağlanma stillerinin oluşumunu en derin düzeyde anlamanın yolu, onları “kişilik defosu” olarak değil erken dönemde gösterdiğimiz uyum sağlama mekanizmaları olarak görmektir. Kaygılı örüntü, bağlantıyı kaybetmeme çabasıdır. Kaçıngan örüntü, reddedilmekten korunma çabasıdır. Dağınık örüntü, güvenlik ile tehdidin aynı kişide olmasına verilen yanıttır. Yani çocuk hangi stili geliştirirse geliştirsin aslında o koşullarda elinden gelen en iyi uyumu geliştirmiştir. Sorun, bir zamanlar işe yarayan bu stratejilerin daha sonra farklı ilişkilerde katılaşıp kişiye zarar vermeye başlamasıdır.
Bağlanma stilleri geçmişte oluşur ama etkisi bugünde yaşanır. İnsan bir mesajın geç gelmesine neden bu kadar sarsıldığını, yakınlık arttığında neden geri çekilmek istediğini, neden sürekli güvence aradığını, neden ihtiyaçlarını söylemekte utandığını ya da neden birine çok yaklaşınca kafasının karıştığını anlamaya çalışırken aslında sadece bugünkü davranışına bakmamalıdır. O davranışın altında yatan daha eski soruya üzerine düşünmek gerekir: “Bir zamanlar ilişki içinde güvende kalabilmek için ne öğrenmek zorunda kaldım?” Bağlanma stilinin oluşumunu anlamak bu sorunun izini sürmektir.
Murat ÇOBAN
Uzman Psikolojik Danışman

