Bir Yaz Akşamı
Sıcak bir yaz akşamını düşünün. Elinizde bir külah dondurma var. İlk ısırıkta damağınıza yayılan o serin tatlılık gün boyu biriken yorgunluğunuzu bir anda siliyor. O an hiçbir şey düşünmüyor, sadece iyi hissediyorsunuz. Sonra dondurma bitiyor. Külahın içindeki son parçayı da yutuyorsunuz ve bir süre sonra o iyilik hali azalmaya başlıyor.
Şimdi de başka bir an düşünün. Aylardır uğraştığınız bir işi bitirmişsiniz. Belki bir ödevinizi tamamlamışsınız, belki hasta bir yakınınıza aylarca bakmışsınız, belki bir çocuğa okuma yazma öğretmişsiniz. Yorgunsunuz ama içinizde bir yerde adını tam koyamadığınız bir huzur var.
İkisi de mutluluk ama aynı mutluluk değil.
Ruh bilimciler bu iki hali birbirinden ayırmak için iki eski Yunanca kelimeye başvuruyor: hedonia ve eudaimonia. İlki hazzın, keyfin ve rahatlığın mutluluğu. İkincisi ise anlamın ve gelişimin mutluluğu.
Kelimelerin İzinde

Hedonia ve eudaimoni ayrımı 2400 yıl önce de vardı. Ayrımın bir tarafında hazcılar yer alıyordu. Sokrates’in öğrencilerinden Aristippos, iyi yaşamın ölçüsünün haz olduğunu savunuyordu. Ondan bir kuşak sonra gelen Epikuros’a atfedilen “Mutluluk, hayatın anlamı ve amacıdır. İnsan varoluşunun tüm gayesi ve sonudur.” sözü bu geleneğin özeti gibidir.
Öteki tarafta ise Aristoteles vardı. Ona göre mutluluk insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi, erdeme uygun yaşaması, iyi şeyler yapmasıydı. Buna “iyi” anlamına gelen eu ile “içsel ilahi rehber” anlamına gelen daimon’u birleştirerek eudaimonia adını verdi.
Aristoteles’in “Bir kırlangıç baharı getirmez.” bakış açısı da bu görüşün özetidir. Yani mutluluk anlık sevinçlerle değil bütün bir ömür ile ilgilidir. Bu görüşün takipçisi de Stoacılar oldu.
Bu iki gelenek yüzyıllarca yaşadı. Yirminci yüzyılın sonlarında ise ruh bilimciler tarafından laboratuvara taşıdı.
Psikoloji Biliminin Ele Alışı
Psikoloji bilimi uzun yıllar ağırlıklı olarak neyin sorun olduğuyla ilgilenmişti. İnsanın iyi olma hâli bilimsel bir soru olarak pek ciddiye alınmıyordu. Bu bakış açısı 1980’lerden itibaren yavaş yavaş değişmeye başlamıştı.
Bu konuda ilk adımlardan birini Ed Diener attı. 1984’te yayımladığı makalesinde “öznel iyi oluş” kavramını sistemleştirdi. Ona göre bir insanın iyi oluşu; (1) sık sık olumlu duygular yaşaması, (2) olumsuz duyguları görece az yaşaması ve (3) hayatından genel olarak memnun olması bileşenlerinden oluşuyordu. Psikoloji literatürü bu çizgiye hedonik iyi oluş adını verdi.
Ama herkes ikna olmadı. 1989’da Carol Ryff buna itiraz eden bir makale yayımladı. Ryff’e göre kendini iyi hissetmek iyi yaşamanın yalnızca bir parçasıydı. Aristoteles’e ve hümanist psikolojiye yaslanarak “psikolojik iyi oluş” adını verdiği bir model oluşturdu. Bu modele göre iyi oluşun (1) kendini kabul, (2) başkalarıyla olumlu ilişkiler, (3) özerklik, (4) çevreye hâkimiyet, (5) yaşam amacı ve (6) kişisel gelişim olmak üzere altı boyutu vardı. Yani insan sadece iyi hissetmemeli aynı zamanda iyi işlemeli, gelişmeli, bağ kurmalı ve bir yöne doğru gitmeliydi. Bu çizgiye de eudaimonik iyi oluş dendi.
Aslında psikoloji, Antik Yunan’daki o eski yol ayrımını yeniden üretmişti. Bir yanda hazzı önceleyen hedonik gelenek, öte yanda anlamı ve kendini gerçekleştirmeyi ön plana çıkaran eudaimonik gelenek…
Peki bu ayrım sadece kavramsal bir titizlik mi yoksa hayatlarımız için pratik bir anlamı var mı?
Bu Ayrımı Beden de Biliyor Olabilir
Bu ayrım belki de hücrelerimize kadar iniyor. 2013’te Barbara Fredrickson ve Steve Cole’un öncülük ettiği bir ekip hedonik ve eudaimonik iyi oluşun insanın hücrelerinde farklı izler bırakıp bırakmadığını sordu. Bu amaçla onlarca deneğin kan örneklerini incelediler.
Buldukları şey tartışma yarattı. Hazza dayalı iyi oluşu yüksek olanlarda kronik stres ve iltihapla ilişkili genlerin daha aktif olduğunu, anlama dayalı iyi oluşu yüksek olanlarda ise bu genlerin daha sessiz olduğunu buldular. Kısaca bedenimiz mutluluğun nereden geldiğini biliyor gibiydi.
Koşu Bandı
Psikolojideki ilginç bulgulardan biri hedonik adaptasyon ismi verilen mekanizmadır. İnsan zihni, iyi ya da kötü yeni koşullara şaşırtıcı bir hızla alışma potansiyeline sahiptir. Yeni telefon, yeni araba, yeni ev, yeni ilişki… Hepsi başta pozitif duygularda bir sıçrama yaratıyor, sonra o sıçrama yavaş yavaş sönüyor ve kendimizi yine başladığımız yerde yani “biraz daha”nın peşinde bulabiliyoruz. Philip Brickman ve Donald Campbell bu döngüye hedonik koşu bandı adını verdi.
Bu fikri üne kavuşturan çalışma 1978’de yapıldı. Brickman ve arkadaşları piyango kazananlarla trafik kazası sonucu felç kalan insanları karşılaştırdı. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Piyango kazananlar uzun vadede diğer insanlardan daha mutlu değildi. Kaza geçirenler ise elbette zorlanıyordu ama mutluluk düzeyleri piyango talihlilerinden çok daha yüksekti.
Buna benzer çalışmalar da gösteriyor ki bir haz (örneğin alışveriş, yenilik, konfor) birkaç haftada sıradanlaşabiliyorken dostluk, yeni beceriler ve emek verilen bir uğraş tazeliğini daha uzun süre koruyabiliyor. Kısaca hazın etkisi zamanla azalabiliyorken anlam, eskidikçe değerleniyor.
Para ve Saadet

Mutluluk yazısı yazıp paradan bahsetmemek olmaz. Psikolog Daniel Kahneman ve ekonomist Angus Deaton, 16 yıl önce yarım milyon ABD’linin verisini inceledi. Bulgularına göre gelir arttıkça insanların hayatlarına verdikleri puan da artıyordu. Ancak duygusal iyi oluş (yani pozitif duygular, stres ve hüzün) yıllık yaklaşık 75 bin dolarlık gelirden sonra artmayı bırakıyordu. Bir platoya giriyordu ve bu noktadan sonra etkisini yitiriyordu.
Mutlu Hayat ve Anlamlı Hayat Aynı Şey mi?
2013’te Roy Baumeister ve arkadaşları “Mutlu bir hayat ile anlamlı bir hayat arasındaki bazı temel farklar” başlıklı bir makale kaleme aldı. Araştırmacılar yüzlerce kişiye hem mutluluklarını hem hayatlarındaki anlam duygusunu sordular.
İkisi elbette örtüşüyordu. Anlamlı bir hayat yaşayanlar çoğunlukla mutluydu da. Ama ayrıştıkları yerler de vardı. Örneğin mutluluk çoğunlukla almayla (örneğin istek ve ihtiyaçların karşılanması) ilişkiliyken anlam daha çok vermeyle (örneğin başkaları için fedakârlık yapmak) ilişkiliydi.
Mutluluk şimdiki zamana odaklanmayı içerirken anlam; geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasındaki ilişki hakkında düşünmeyi içeriyordu. Ayrıca mutluluk biraz daha geçici, anlamlılık daha uzun süreli gibi görünüyordu.
İlginçtir ki stres, kaygı ve zorluk mutluluğu azaltıyor ama anlamı artırıyordu. Ebeveynlik bunun bir örneği. Çocuk büyütmek anlık mutluluğu çoğu zaman düşüren ama hayatın anlam hanesine büyük bir artı yazan bir deneyimdir.
Seçmek Zorunda mıyız?
Makalenin buraya kadarki kısmından hedonik mutluluğun biraz haksızlığa uğradığını düşünebilirsiniz. Sanki haz sığ, anlam derin; sanki keyif almak biraz utanılası bir şey. Fakat öyle değil.
Bir reçelin tadı, sıcak suyun teninize değişi, sevdiğiniz birinin kahkahası, güneşin yüzünüze vuruşu… Bunlar hayatın büyük armağanları. Bu armağanların farkında olmak ve bunları bilinçli bir şekilde deneyimlemek mutluluğun anahtarlarından biri.
Yazının başındaki o yaz akşamına tekrar dönelim. Elinizde dondurma vardı. O an hazdı ve o hazzın geçici olması onu değersiz kılmıyordu. Tersine belki de tam bu yüzden değerliydi. Bazı güzellikler, geçtikleri için güzel.
Ayrıca bu olumlu duygunun işlevsel bir değeri de var. Barbara Fredrickson’ın “genişlet ve inşa et” (broaden-and-build) kuramına göre neşe, haz ve huzur gibi olumlu duygular anlık olarak zihnimizi genişletir. Yani daha yaratıcı, daha açık, daha esnek düşünürüz. Bunlar da zamanla dostluk kurma, beceri geliştirme ve psikolojik dayanıklılığı artırma gibi kalıcı kaynaklar inşa etmeye yardımcı olur. Yani keyif almak uzun vadede anlam kurmanın da harcı olabilir.
Araştırmalar da bu barışı doğruluyor. Veriler gösteriyor ki en yüksek “iyi oluşu”, ikisinden birini seçenler değil ikisini birden yaşayanlar bildiriyor.

